Dikkati Müziğe Vermenin Yolları

Dijital müzik prodüksiyonuyla uğraşmaya başladığımdan beri bitirdiğim ve memnun kaldığım projelerin müzik üretimi ve donanımı üzerine düşünmek, araştırmak, alışveriş ve takas yapmak gibi etkinliklere oranı epey düşük seyrediyor.  Bu sene artık biraz canıma taketti ve radikal bir kararla 2015’te müzik yapmak dışında bahsettiğim diğer etkinliklerin hemen hemen hepsini durdurmaya karar verdim.

İnternet gerçekten muhteşem bir araç ama çok büyük bir tehlike de arz ediyor:  Sürekli yeni çıkan “oyuncakları” izlemekten ve bilgi okyanusu (ve kirliliği) içinde yüzmekten müzik yapmaya odaklanmak zorlaşıyor.  Tabii interneti ve müzik forumlarını ya da piyasaya yeni çıkan yazılım ve donanımı şeytanlaştırmak da istemiyorum.  Sonuç da bunlar takip etmesi bir o kadar da keyifli şeyler.  Bir orta yolu olmalı bu işin.  Sanırım bulmaya başladım.

Çoğu müzisyenin bu dikkat dağınıklığı konusunda aynı sorunları yaşadığını görüyorum.  Bugünlerde uygulamaya başladığım stratejimi açıklayayım.  Belki birilerinin işine yarar.  Stratejinin merkezi noktası seçtiğiniz şeylere e-posta yoluyla ulaşıp bunun dışında internette gereksiz gezinmemek.

  1. Müzikle ilgili bütün ekstra işlerimi bir e-posta hesabı üzerinden yürütmeye çalışıyorum.  Örneğin, üye olduğum forumlarda takip ettiğim konular varsa güncellendikleri zaman e-postama haber gelecek şekilde ayarlıyorum.   Takip ettiğim konuları gerçekten prodüksiyon açısından önemli ve cevabını aradığım sorular ya da gelişmek istediğim konularla sınırlıyorum.  Böylece sürekli o forumun ana sayfasına giderek yeni çıkan ama alakam olmayan yazılarla dikkatim dağılmıyor.  E-postama bakmam bana gerekli bilgiyi veriyor, gerisi kalsın.
  2. “Elimdeki bir yazılımın yeni sürümü çıktı, aman güncelleyeyim” durumunu otomatiğe bağlamak için KVR sitesinde takip etmek istediğim yazılımları “I own this” kategorisine atıyorum.  KVR bu yazılımda bir güncelleme olduğu zaman bana e-postayla haber veriyor.  Böylece yazılım üreticilerinin sitelerinde gezmeye gerek yok.
  3. Takip etmek istediğim üretici ve ürünler için de KVR aynı işlevi görüyor (“I want this” kategorisi).  Ancak 2015 yılında yeni çıkmış hiçbir ürünle ilgilenmemeyi düşünüyorum.  iPad için ilgilendiğim uygulamaları appshopper hesabıma ekledim.  Bir üründe çok büyük bir indirim olur veya bazen olduğu gibi ücretsiz hale gelirse yine e-postama düşecek haberi.  Diğer her ürün için zaten büyük indirimler yılbaşı civarı oluyor.  2016’ya girerken bakarım ve 2015’te yeni çıkan ürünleri de görmüş olurum.
  4. Prodüksiyon üzerine öğrenmeye, yazmaya, okumaya devam etmek istiyorum.  Onun için seçtiğim bir siteyi ciddi takip edeceğim.  Onun dışında bir internet kaynağı aramayacağım.  Ayrıyeten groove3 üyeliği edindim.  Burada istediğim konuda video dersleriyle gelişebilirim.  İngilizce bilenlere tavsiye edebileceğim bir kaynak bu.
  5. Pedal obsesyonum üst düzeyde.  Bunun bir sonu olmadığını kendime kabul ettirdim.  2015’e kadar elimdeki 1-2 pedalı takas ettikten sonra artık elimde ne varsa onu kullanmaya yoğunlaşacağıma söz verdim.  Bu sözü tutmamak kendime ihanet etmek olur.  Gitar, amfi, yazılım konusunda da bir ihtiyacım yok.  Var ama sonu yok, o yüzden yok.  2015’e elimde ne varsa onunla giriyorum ve sene bitene kadar böyle gidecek.
  6. Herhangi bir kampanyaya (proguitarshop’ın her cuma bedava pedal kampanyası gibi) katılmayacağım.  Bunlar sonuçta bizim dikkatimizi işin tüketim kısmına çekmek üzere düzenlenmiş ve bir güruh olarak sağlam tüketimciler olarak yetişmemiz ve böyle devam etmemizi sağlayan taktikler.  Bedava pedal da eksik kalsın.  Müzik yapamayan bir insan bedava pedalı n’apsın?
  7. Facebook’tan zaten biraz uzaklaşmayı düşünüyorum ama orada üye olduğum müzik gruplarını da “unfollow” ederek susturdum.  Üyeliğim duruyor, sadece yeni mesajları haber akışıma düşmüyor.
  8. E-postama düşen diğer bütün promosyon kanallarının üyeliğini iptal ettim.  Genelde arada bir alışveriş yaptığım jrrshop, audiodeluxe gibi siteler ve Native Instruments gibi yazılım ve MXR gibi donanım şirketleriydi bunlar.  Aslında üretici şirketlerin e-postaları sorun değil pek ama satıcı şirketler neredeyse her gün indirimli ürünlerle ilgili e-posta gönderiyor.
  9. Gereksiz tüketime yönelmeye kalkarsam şu anda aynı gezegende yaşayan ve açlıktan ölmek üzere olan binlerce insan olduğunu düşünmeye sevkediyorum kendimi.  Amaç kendimi kötü hissetmek değil ama elimdeki imkanların hakedilmiş olmadığını, sadece çok şanslı olduğumu hatırlamak.  Aynı şekilde elimdeki ses işleme gücünün Beatles’ınkinden kat kat fazla olduğunu, elimdeki pedal sayısının Tom Morello’nunkinden fazla olduğunu hatırlatıyorum kendime.

Yaratıcılık iki koldan beslenir:  Zihinsel esneklik ve sebat.  Esneklik genelde olumlu duygulardan beslenir (evet, hep olumsuz duyguları yaratıcılıkla beraber düşünürüz ama bu konuda çok fazla bilimsel çalışma var yakından bildiğim, bana güvenin).  Tüketimciliğin bize yaşattığı “eksiğim” duygusu bunun tersidir.  İnternette ürün demosu seyretmek yerine doğada bir yürüyüş yapmanın müzik hayatıma katkısı çok daha fazla olacaktır.

Sebat ise konsantrasyon yani seçilmiş bir iş üzerinde uzun süre durmayı gerektirir.  İnternetin getirdiği sürekli önümüze çıkan birşeylere tıklayıp iki saniye içinde o bilgiyi sığ bir şekilde işleyip yeni birşeye tıklamak huyu konsantrasyonu arttıran birşey değil.  İnternette gezinmek yerine konsantre olma kapasitemi arttıran bir etkinlik (meditasyon, yoga, kitap okumak, birisiyle derinlemesine konuşmak, günlük tutmak, şiir yazmak, resim yapmak, vs.) müzik hayatıma çok daha fazla katkı yapacaktır.  Bu pek de fazla kişinin okuduğunu sanmadığım blogu tutmak da düşüncelerimi toparlaması ve her yazıda bir tema üzerine konsantre olmamı gerektirmesi itibarıyle yararlı bir etkinlik kanımca.

Çağımız zamanın değil dikkatin yönetilmesinin kritik olduğu bir çağ.  Dikkatinizi nasıl yönetiyorsunuz?  Ya çevrenizdeki müzisyenler?  Umarım herkes kendini her alanda kol gezen tüketim çılgınlığından koruyabiliyordur.   Sağlıcakla kalın!

Elektro Gitar Kaydı (1): Mono mu Stereo mu?

Şu sıralar tamamen elektro gitar kaydı üzerine uğraşıyorum, hatta yaptığım müzik (ambient) elektro gitardan başka bir ses kaynağı içermiyor çoğu zaman.  Kafama takılan bir soru gitarı mono mu yoksa stereo mu kaydetmem gerektiği.  Amfi kaydı nadiren yapıyorum çünkü akustik olarak kötü bir odam var ve amfi mikrofonlamak zahmetli bir iş.  Bir iki kere denedim ve amfiyi simule etmekten (Tech 21 Blonde veya Guitar Rig 5 ile) çok farklı bir sonuç da almadım.

Bu soruya uygulanabilecek çok basit bir kural var:  Ses kaynağınız mono (tek kanal) ise mono kaydedin, stereo (çift kanal) ise stereo kaydedin.  Elektro gitar tek kanal bir kaynak olarak düşünülebilir.  Anladığım kadarıyla çoğu zaman da mono kaydediliyor zaten (akustik gitarı çift mikrofonla stereo kaydetmek daha yaygın).

Burada çok detaylı teknik bilgiye sahip değilim ama şu yaygın yanlışı kendi adınıza sorgulayın:  Mono gitar sinyalini mono kaydedip, bir kopyasını daha yaratıp farklı bir kanala atıp, bu kopyaların birini tam sağa birini tam sola yatırarak (panning yani) stereo bir kayıt yaratmış olmuyorsunuz.  Stereo kayıt birbirinden az da olsa farklı bilgi içeren iki kanalla oluşuyor.  Tıpa tıp aynı bilgiden iki kopya yaratarak ancak ses seviyenizi yaklaşık 3 dB arttırmış oluyorsunuz (ses yükseldiği için kulağa daha hoş gelebilir ama stereo olduğu için değil bu etki).

Stereo gitar kaydı yapmak istiyorsanız aynı gitar parçasını iki kere çalıp ikisinde de mono kaydedebilirsiniz.  Ya da bir şekilde iki mono kaydın birini diğerinden biraz daha geç gönderin mikse.  Bir şekilde farklı olmaları şart.

Mono gitar kaydı yaptığınız zaman da “gitar mikste çok zayıf kalıyor, halbuki dinlediğim prodüksiyonlarda gitarlar monoyla kaydedildiği söylense de cayır cayır geliyor” gibi bir duruma düşebilirsiniz.  Bunun da sebebi, evet, gitarlar mono kaydedilmiştir ama 5-6 farklı gitar katmanı vardır.  Mesela farklı amfiler ve efektler kullanılarak 5-6 kere mono kaydedilip bu katmanlar mikslenmiştir.  Böylece zengin bir gitar miksi ortaya çıkabilir.

O işin (gitar katmanları yaratmanın) detaylarını çok iyi bilmiyorum.  Benim amatör müzisyen görüşüme göre 5-6 gitar katmanı yaratmak çok hırslı olmayı ve büyük prodüksiyon peşinde koşmayı gerektiriyor/getiriyor.  Ben evimde daha mütevazi ve “lo-fi” kayıtlar yapma peşindeyim.  Tek gitar olsun, ama temiz olsun ve kalbi ısıtsın.  O yüzden (ana akım müzik tarzında) bir şarkı kaydettiğim zaman genelde 1-2 ritim gitar ve genelde tek bir lead gitar kanalım oluyor.  Ve hepsi mono.  Mono kanalları mikslemesi de daha kolay (buna başka bir yazıda girerim).

Tavsiyem “herşeyden daha fazla” mantığını kovalayarak katmanlarca gitar kaydetmek veya niye stereo kayıt almanız gerektiğini iyi anlamadan “mono’dan daha iyidir” düz mantığıyla stereo kayıt almak yerine olabildiğince temiz bir gitar tonu yakalamaya çalışmanız.  Gitarınız hoşunuza giden bir ses veriyor mu size?  Telleri ne durumda?  Amfiniz (ve mikrofonunuz) veya amfi simulasyonlarınız tatminkar mı?  Pedallarınızı verimli kullanarak güzel tonlar yaratabiliyor musunuz?  Tekniğiniz, çalışınız nasıl?  Yazdığınız gitar partisyonu parçaya değer katıyor mu?  Bunlar çok çok daha önemli.  Bunları başardıysanız bence gönül rahatlığıyla mono kaydınızı alın.

Yalnız son günlerde yaşadığım bir durumu da paylaşayım.  İki amfim olmasına ve pedallarımda stereo çıkış olmasına rağmen tek amfiyle çalarım genelde.  Ama birkaç gün önce iki amfiyle çalmaya başladım.  O gün bugündür gitarın tonunun ve efekt pedalların zevkini iyice çıkarmaya başladım.  Ucuz da olsa ikinci bir amfi (çok temiz bir sesi olan ve epey ucuz olan Vox Pathfinder 10’u önerebilirim) edinip bu genişlik hissini yaşamanızı tavsiye ederim.  Özellikle stereo efektleriniz varsa (mesela iki kanal arasında gelip giden ping-pong delay efekti) çok keyifli oluyor.  Ve tabii bu tür efektleri yakalamak için stereo kayıt almalısınız.  Örneğin sinyal zincirimde genelde son pedal olarak bulunan Zoom MS-70CDR’ın stereo çıkışı var ve sol ve sağ kanaldan iki gitar kablosuyla ses kartıma girip aynı anda kayıt aldığım zaman ping-pong tarzı efektleri yakalayabilirim.

Zoom MS-50G: Hayat Kurtarıcı Pedal

Bu yazıda Zoom’un MS serisini, özellikle 50G cihazını biraz tanıtıp kendi pedalboard’umda nasıl bir işlev gördüğünü anlatacağım.

Forumlarda konuştuğumuz çoğu müzisyen Zoom, Boss gibi büyük çaplı operasyonların ürünlerini aşağılar ve butik pedalları göklere çıkarırlar.  Bir yere kadar elbetteki büyük şirketlerden alacağımız ürünlerle sound’umuzu başkalarınınkinden ayırmak daha zordur.  Elbette çok iyi butik pedal şirketleri türedi son yıllarda.  Bir yandan da piyasada son derece kötü üretim yapan veya fahiş fiyata ürün pazarlayan butik pedal şirketleri de var.  Büyük şirketlerin en azından bazı ürünleri ise son derece kullanışlı ve uygun fiyata olabiliyor.

Zoom firmasının uzun yıllardır gitaristlere yönelik, özellikle multi-effects ürünleri piyasada.  Bunlar daha çok ev kullanıcılarına yönelik olarak gördüğümüz ürünlerdi.  Daha önce sahnede de kullandığım B2 adlı bas multi-effects cihazına sahiptim ve bu üründen epey hoşnut kalmıştım.  Son zamanlarda dijital sinyal işlemede epey ciddi gelişmeler oldu ve Zoom’un daha yeni bazı ürünlerini profesyonel kullanım için de düşünmek gayet mümkün bence.   Her halükarda ben daha çok amatör müzisyenlere yönelik yazıyorum ve bu yazıda Zoom’un son yıllarda çıkardığı MS serisinden bahsedeceğim.  M serisini, Zoom’un bu son döneminde ön plana çıkan G serisinin (özellikle G3/G5) ufak kardeşi olarak düşünebiliriz (bas gitar için ise B3 ile MS-60B için aynı ilişkiden bahsedebiliriz).

MS serisi stompbox (tek pedal) formatında bir dijital multi-effects ürünü.  50G modeli hemen hemen tüm efekt kategorilerini (amfi simülasyonu dahil) barındıran bir modelken 70CDR modelinde chorus, delay, ve reverb’e odaklanılmış.  50G’den farklı olarak daha fazla chorus, delay ve reverb çeşidi var ve diğer efekt türlerinden yok (noise gate, EQ, autopan gibi birkaçı dışında) 70CDR’da.  Bir de bluetooth ile yeni efektler satın alıp indirebildiğiniz 100BT modeli var ki ben deneme fırsatı bulamadım (ama üç modelde aynı donanım ve yazılım iskeleti üzerine kurulduğu için burada söyleyeceklerimin çoğu 100BT için de geçerli olacak).

50G ve 70CDR’ı pedalboard’umda kullanıyorum ve size deneyimimi aktarmak isterim.  Şu sıralar daha çok ambient tarz müzik yapıyorum.  Bu tür müzikte delay ve reverb vazgeçilmez efektler.  70CDR’ı bunun için edindim ve bütçemi ayırmak istemediğim Strymon ve Eventide gibi markaların çeşitli cihazlarının başarılı modellerini 70CDR sayesinde kullanabiliyorum.  MS serisinin en önemli özelliği birkaç efekti yan yana dizebilmeniz.  Örneğin 70CDR ile 1 noise gate, 3 delay ve 2 reverb’ü arka arkaya dizip devasa bir ambient “patch” oluşturup hafızasına kaydedebilirsiniz.  Altı efekte kadar, işlemci gücü yettiği ölçüde, yan yana dizip aynı anda kullanabilirsiniz ve hafızasında bol bol yer var patch’lerinizi kaydetmek için (fabrika çıkışı kendi patch’leriyle geliyor ama ben bunları çok kullanmadım).  Bazı efektler daha fazla işlemci gücü yediği için bu sayı kullandığınız efektlere bağlı olarak azalabilir.  İlk başta karışık gelen ama aslında gördüğüm birçok multi-effects cihazından daha kolay kullanılan bir menü sistemine sahip.  Bu sistem sayesinde istediğiniz efektleri istediğiniz sıraya dizip parametrelerini ayarlayabiliyorsunuz.  Hepsi cihazın üstündeki birkaç tuşla ekranı takip ederek rahatça yapılabiliyor.  Kılavuza bakmama hemen hemen hiç gerek olmadı.

50G’yi daha genel kullanım için edindim.  Board’umda modulation (phaser/flanger/chorus, vs.) ve dirt (overdrive/ distortion/fuzz, vs.) gibi efektler pek yok.  Bunlara çok da ihtiyaç duymuyorum ama ara ara kullansam nasıl olur diye merak ederim tabii ki.  İşte MS-50G’yi böyle fasulye, joker veya İsviçre çakısı gibi bir işlev görmesi için almıştım.

MS-50G’yi edindiğimde board’uma koyabileceğim şu pedallara sahiptim:

  • Zoom MS-70CDR
  • Guitar Fetish GFT-90 Tuner
  • Biyang CO-10 Compressor
  • Morley Pro Series II Wah/Volume
  • Earthquaker Devices Organizer (pitch shifting, org tarzı sesler için)
  • TC Electronic Ditto Looper
  • Boss RV-5 Reverb
  • MXR Carbon Copy Delay
  • Mid-Fi Electronics Pitch Pirate (abartı bir vibrato/chorus efekti, elimdeki Türkiye’de üretilmiş bir klonu)
  • MXR 6-band EQ
  • Tech 21 Blonde (amfi simülasyonu)

70CDR’yi edindikten sonra ses kalitesinden epey etkilenmiştim.  Çok temiz ses çıktısı ve gerçekçi modellere sahipti.  50G’yi edinirken de iyi bir ses kalitesi beklememe rağmen dijital efektlerin zayıf noktasının dirt olduğunu bildiğimden beklentim biraz daha düşüktü.  Fazla da dirt pedalı kullanmışlığım yok (temiz gitar sesiyle çalmayı seviyorum), o yüzden 50G’nin dirt modellerinin başarısı konusunda çok bir fikrim hala yok (ama başka incelemelerde iyi olduğu söyleniyor).  Ancak 50G’yi edindikten sonra board’umdaki birçok pedalı emekli edebileceğini gördüm.  Burada ne kadar tasarruf sağlayabileceğimi göstermek için elimdeki pedalların sıfır A.B.D. fiyatlarını da ekliyorum.

  • Guitar Fetish GFT-90 Tuner (45$):  50G’de tuner mevcut.  Ben bu tuner’ın duyarlılığını yeterli buldum (G3 modelindeki tuner’ın kullanışsız olduğu ama MS serisindeki tuner’ın çok daha iyi olduğu söyleniyor forumlarda).
  • Biyang CO-10 Compressor (47$):  50G’de birkaç kompresör modeli var.  Biyang ucuz ve temiz bir kompresör ancak çok özel bir cihaz değil.  50G rahatlıkla Biyang’ın yerini tutar.
  • Morley Pro Series II Wah/Volume (?-Yaklaşık 80$ olsa gerek):  50G’de auto-wah efekti var.  50G’nin expression pedal çıkışı olmadığı için tabii ki bir wah pedalı kadar kontrol sağlamak mümkün değil auto-wah ile.  Benim Morley’i asıl kullanma amacım gitarın atağını keserek yaylı enstrüman (keman gibi) tarzı sesleri yaratmak (ambient’çıların “volume swell” dediği şey).  50G’de “SlowATTCK” adlı bir efektle bunu pedaldan daha düzgün bile yapmak mümkün.  Kaldı ki 2. el aldığım Morley temizletmeme rağmen hışırtı yapmakta ısrar ediyor.  50G bunu da emekli eder.
  • Earthquaker Devices Organizer (185$):  Bu pedalla org sesine benzer sesler elde edebiliyorum.  50G’de “Z-Organ” denen bir efekt ile benzer sesleri yakalayabiliyorum.  Earthquaker’ın sesi biraz daha hoşuma gidiyor ve 50G’nin tracking’i çok iyi olmasa da yine işi görür diyebilirim.
  • Boss RV-5 (149$):  50G’de 9 adet reverb modeli var.  70CDR’da ise tam 29 tane!
  • MXR Carbon Copy ($149):  Hiçbir dijital cihaz analog delay’lerin sıcaklığını tam yakalayamaz gibi geliyor kulağıma.  Yine de 50G’deki 13 delay modeliyle bir şekilde amacıma ulaşamamam zor.  70CDR ise Carbon Copy’nin modeliyle beraber 25 delay modelini daha içeriyor.  Birebir karşılaştırdığımda gayet kullanılabilir olduğunu gördüm 70CDR’daki Carbon Copy modelinin.  Hatta bazı açılardan daha avantajlı (analog delay’lerin klasik sorunu olan “clock noise” yok ve feedback’i sonuna kadar açınca amfiyi patlatmadan kendi kendi “oscillate” edebiliyor).
  • Mid-Fi Electronics Pitch Pirate (225$):  Bu özel bir cihaz ve 50G’de buna benzer birşey olacağını hiç beklemiyordum.  Ancak 50G’de epey ilginç ve standart olmayan efektler mevcut.  Bunlardan “BendCHO” adlı olan Pitch Pirate’a epey yakın birşey.
  • MXR 6-band EQ (79$): 50G’de (ve 70CDR’de) 6-bantlı bir EQ mevcut.
  • Tech 21 Blonde (169$):  Bu cihazı temiz Fender amfi tonlarını modellediği için kayıtlarda kullanmak üzere almıştım.  Aynı zamanda overdrive olarak da kullanılıyor.  Çok kullanmak zorunda kalmadım ancak amaç amfi modellemekse 50G’nin 8 farklı amfi modeli mevcut.  Bunlardan 3’ü Fender’ın çeşitli amfilerinin modelleri.

Board’umda 50G’nin yerini alamadığı tek cihaz TC Electronics Ditto looper.  Tüm bu pedalların board’da tuttukları yer ve ağırlıkları, güç kaynağında işgal ettikleri çıkışlar, yarattıkları kablo karmaşası, sinyal zincirinde sorun çıkma ihtimalini artırmaları ve cebimden çıkan para olarak yedikleri kaynakları düşününce, bunları satın almaktansa doğrudan 50G ile başlamak bana çok daha mantıklı geliyor.  Yukarıdaki pedalların ABD sıfır fiyatlarıyla toplam faturası yaklaşık 1128 dolar.  Türkiye fiyatlarından bahsetmiyorum bile.  Tabii ki ben çoğunu 2. elden daha ucuza aldım ama sonuç çok değişmeyecek.  Zoom MS-50G ile bu pedalların çoğunun işlevi az çok görülebilir ama ABD sıfır fiyatının sadece 99$ olduğunu görüyoruz (indirimlerde 69$’a kadar indiği oluyor; “black friday/cyber monday” denen günleri bekleyin).  Aradaki fiyat/işlev oranı farkı dehşet.  Bu yüzden 50G’ye hayat kurtarıcı bir pedal olarak bakmaya başladım.

Yanlış bir izlenim oluşturmamak için iki uyarı yapmak gerekir:

  1. Yukarıda, 50G’nin yerine geçebileceği 9 pedal saydım.  Ancak 50G bir seferde en fazla 6 efekt çalıştırabiliyor ve o da işlemci gücünün yettiği bir kombinasyon olmak zorunda.  Yine de delay ve reverb’leri (hatta EQ’yu da) 70CDR’ye bırakırsak aynı anda epey fazla pedalın işlevini tek bir 50G’nin görmesi mümkün (ayrıca tuner işlevi bu 6 efekte sayılmıyor).
  2. 50G ile yukarıdaki pedalların ses ve işlevleri arasında farklar var.  Kabaca aynı işlevi yerine getirdiğini iddia ediyorum sadece herbir pedal için.  Ancak dediğim gibi mesela Earthquaker’ın sesi ve tracking’i 50G’ye göre daha iyi.  Tabii ki her pedalın kendine has bir sesi var ve tüm bunları tek bir dijital aletin tıpa tıp taklit edebilmesini beklemek gerçekçi olmaz.  50G’nin yukarıdaki pedallara ne kadar yaklaşabildiğini özel olarak deneyip bunu bir videoda göstermeyi planlıyorum ileride.

50G’nin diğer artılarını da unutmamak lazım.  Çok hafif ve ufak bir cihaz ama epey sağlam duruyor.  Parlak ve rahat okunabilir bir ekranı ve kolay kullanılan tuşları var.  Pille de çalışabiliyor (denemedim ama Zoom’a göre 7 saate kadar dayanabilirmiş piller).  USB ile firmware güncellemesi yapılabiliyor (bu şekilde 45 yeni efekt eklendi en son güncellemede).  Ses kalitesi kesinlikle çok iyi bence.  Stereo giriş ve çıkışları var.  Ana akım müzikte kullanılan standart efektlerle beraber daha garip/deneysel olan efektler de var.  Toplam 92 efekt ve 8 amfi modelinin bu ufak kutuda elinizin altında olması inanılmaz bir zenginlik.  Üstüne tuner, noise gate, EQ gibi her gitaristin ihtiyaç duyduğu işlevleri de var.  Zoom websitesinde MS serisinin elektrik ihtiyacı (mA cinsinden) biraz yüksek gösterilmiş olsa da sıradan bir güç kaynağının (BBE Supacharger) daha düşük mA’li çıkışları ile iki MS cihazımı aynı anda sorunsuz çalıştırabiliyorum.

Eksiler olarak çok söyleyebileceğim birşey yok.  Eksi değil de eksiklerden bahsedebiliriz, artık bu fiyat ve ufaklıktaki bir cihazdan daha fazla şey bekleme saçmalığına girmek isterseniz.  “Looper’ı, expression pedal girişi, XLR çıkışı da olsaydı” diyebilirsiniz (ki o zaman G serisine yönelmenizi tavsiye ederim).  Sahneye çıkanlar için daha önemlisi efekt parametrelerini anında değiştirmek çok kolay değil (mesela istediğiniz parametreye ulaşmak için ekranda sayfa atlamanız gerekebilir; halbuki çoğu analog cihazda bir parametre değiştirilebilir ise kutu üzerinde tuşu bulunur).  Yine de bazı sahne dostu özellikler mevcut (patchler arasında geçiş, bir patch’teki tüm efektleri ayak tuşuyla kapamak, tap tempo gibi).  ABD’deki bazı müzisyen ve üreticilerin kendi girişimleriyle MS cihazlarının sahnede kullanımını kolaylaştıran ekstra ufak cihazlar yaptıklarını gördüm.  Çok kafaya takan bunlardan yaptırabilir.

Kaldı ki bu özelliklere piyasada bir rakip bulabilmek neredeyse imkansız.  Zoom’a bir karşı atak Korg’dan geldi ama efekt kalitesi olarak Zoom kadar iyi olduğunu düşünmüyorum Korg’un cihazlarının.

Sonuç

Zoom MS-50G’yi (ve diğer MS cihazlarını) sadece amatör ve evde çalan müzisyenlere değil, profesyonel ve sahneye çıkan müzisyenlere de hiç tereddütsüz tavsiye ediyorum.  Bu firmayı yıllarca aşağılamış olabilirsiniz ancak bir süredir en gelişmiş dijital modelleme teknolojisini tasarım ve üretim kalitesiyle birleştirip çarpıcı ürünler sunduğu gerçeğini kabul etmemek haksızlık olur.

Multi-effects bir cihaz yeni başlayan gitaristler için efekt türlerini tanımakta çok yardımcı.  Tek tek pedallardan oluşan devasa ağırlık ve boyutta, binlerce liranızı harcayacağınız bir board kurmadan mutlaka bir multi-effects cihazı alın.  İddiam eğer MS’lerden birini alırsanız kariyerinizin ileriki dönemlerinde bu cihazı bırakmak istemeyeceğinizdir.

Ev stüdyonuzun akustik olarak düzenlenmesi

Bu yazıda amatör müzisyenin akustik olarak uygun olmayan ortamlarda çalışırken karşılaşabileceği sorunları ve bunların çözümlerini irdeleyeceğim.  Not:  Bu yazıda müzik odasının akustik izolasyonu konusuna girmeyeceğim.  Alakalı bir diğer sorun olan istenmeyen ses kaynaklarıyla başa çıkmayı da başka bir yazıda işlemeyi düşünüyorum.

2004’ten beri yaşadığım en az 3 ülke ve 5 farklı evde internete konabilecek düzeyde (bazı insanların “hadi canım, bunu sen evde yapmış olamazsın” dediği) kayıt yaptım (mikrofonla genelde akustik gitar ve vokal kaydı yapıyorum; elektro ve bas gitarı hemen hemen hiçbir zaman amfi mikrofonlayarak kaydetmedim; davul ve diğer enstrümanları da hep MIDI ile programladım).  Tüm bu zaman içinde belki müzik prodüksiyon zincirimdeki en zayıf halka odaların akustik özelliklerinden kaynaklanıyordu.  Akustik gitar ve vokal kaydı aldığım hiçbir oda kayıt işi için tasarlanmamıştı tabii ki.  Sıradan ev odalarıydı.  Çoğu, başkalarıyla paylaştığım evlerde bana ait olan tek odaydı.

Bu yazıyı yazarken kullandığım bir kaynağa göre “vokal kaydındaki bir numaralı faktör, odanızdır.”  Başka bir deyişle dünyanın en iyi mikrofon ve preamp’leriyle akustik açıdan kötü bir odada çalışmanın hiçbir anlamı yoktur.  Benzer bir şeyi belki akustik gitar kaydı ve hatta mikrofon, ama özellikle condenser tür mikrofon, ile yapılan tüm kayıtlar için söyleyebiliriz.

Peki akustik olarak işlem görmemiş, sıradan bir ev odasında kayıt yapmanın ne sakıncası olabilir?  Bu soruya iki farklı açıdan yaklaşabiliriz: 1) Amatör değil misiniz?  O halde bunun ne önemi olabilir ki?  Kayıt her yerde yapılır, sonuçta Grammy ödülü kovalamıyorsunuz.  2) Kayıtlarınızı dikkatlice, kanal kanal yapıyor ve birçok yazılım, efekt plugin’i, vs. kullanarak olabildiğince cilalamaya çalışmıyor musunuz?  İşte o zaman bu durum büyük bir sorun olabilir.  Nedenine aşağıda gireceğiz.  Ben bu iki açının ortasında bir denge yakalamayı savunacağım bu yazıda.

Sorun Nedir?

Akustik olarak işlem görmemiş bir odada kayıt yapmanın yarattığı en büyük sorun istenmeyen ses yankıları ve çeşitli frekansların yoğunlaşmasıdır.  Her odanın bir akustik karakteri vardır diyebiliriz.  Bazen bu kulağa hoş gelir.  Müzik performansı için tasarlanmış alanlar, mesela bir amfi tiyatro, böyle olabilir.  Ya da müzik için tasarlanmamış olsa bile bir mekanın akustik karakterini müzikal amaçlar için kullanabiliriz.  Replikas’ın Zerre albümünün davulları Gökçeada’nın eski hapishanesinde kaydedilmişti örneğin.

Eğer müziğe bakışımız, bu tür ortamların sese yaptığı katkıyı müziğimizin bir parçası olarak görmeyi içeriyorsa zaten sorun yok.  O durumda kayıtlarımızı beğendiğimiz ortamlarda doğal olarak yapacağız ve o ortamın akustik karakterini nötrlenmesi gereken birşey olarak düşünmeyeceğiz.  Ancak çoğu amatör müzisyen için bunun geçerli olmadığını düşünüyorum.  Tersine, çoğumuz önce temiz kayıtlar alıp, daha sonra onları DAW’ımızda işleyerek cilalamayı istiyoruz.  Bu cilanın en önemli öğelerinden birisi de reverb’dür.  Daha önce bahsettiğim üzere, kupkuru ve temiz bir kayda reverb ekleyerek o kaydı sanki bir amfi tiyatroda, kanyonda, fabrikada, vs. yapılmış gibi değiştirebiliyoruz ve reverb’ü kullanarak kayıtlara derinlik hissi veriyoruz.

Burada kuru derken (İngilizce’de bazen buna ölü (dead) denir) kendiliğinden reverb’ü olmayan kayıtlardan bahsediyorum.  Kayıt bu açıdan temiz ise nasıl bir reverb etkisi taşıyacağını tamamen biz DAW’ımızın içinde reverb plugin’imizle kontrol edebiliriz.  İşte sorun biraz buradan çıkıyor.  Kaydın kendisinde zaten reverb varsa, kontrolümüz azalıyor.  Mesela bir banyoda yapılmış ve oranın akustik karakterini taşıyan, kendiliğinden reverb’ü olan, bir kayda biz kilisede yapılmışçasına reverb eklemeye çalışırsak pek parlak bir sonuç elde edemeyeceğiz.  Akustik olarak işlem yapılmamış bir odanın da kendine has bir reverb’ü olacaktır.  Mikrofonla yaptığımız kayıtlara bu reverb yansıyacaktır ve bu reverb’ü daha sonra yokedemeyiz.  Bu tür bir kayda başka işlemler yapmak istediğimiz zaman da zorlanacağız.  Mesela kompresör uyguladığımız zaman istenmeyen yankıları vurgulamış olacağız.

Benzer bir sorun da belirli frekansların yine odanın karakterine göre daha fazla vurgulanması yüzünden oluşur.  Örneğin, şu anda müzik yaptığım oda akustik olarak gerçekten çok çıplak.  Yerde halı bile yok, duvarlar da boş.  Referans monitörlerimi koyduğum köşede bir şekilde bas frekansları yoğunlaşıyor (büyük ihtimalle arkadaki duvar köşesi sayesinde).  Ve monitörlerimden acayip baslı bir ses alıyorum.  Sesi açmak çok zor, bütün tizlerin üstüne çıkan bir bas bantı oluşuyor.  Bu şekilde bu monitörlerle ne kaydettiğimi yüksek sadakatle (“high fidelity/gerçeğine sadık” anlamında) duymam imkansız.  Odanın akustik özelliklerini kontrol altına almadan pahalı bir mikrofon veya monitör seti almak mantıksız ve boşa giden para demek.  Son dönemdeki müzik çalışmalarında yaptığım en bariz hata buydu.

Sorunu Nasıl Tespit Ederiz?

Odamızın kayıt yapmaya elverişli olup olmadığını nasıl anlarız?  Bunun için çok basit bir test var.  Odanızın ortasında (veya kayıt yapmayı düşündüğünüz kısmında) durun ve ellerinizi çırpın.  Bunu yaptığınız zaman çok bariz bir yankı silsilesi duyuyorsanız odanızda yapacağınız kayıtların bazı özelliklerini dizginlemekte sorun çekeceksiniz.

Yine de yukarıda size bahsettiğim farklı bakış açılarını unutmayın ve bu durumun sizi durdurmasına izin vermeyin.  Kayıt her yerde yapılır, müzik her şekilde müziktir.  Ancak yaptığımız kaydın biraz daha cilalı olmasını istiyorsak okumaya devam.

Sorunun Çözümleri

Bu kısımda bu soruna amatör bazı çözümler önermeye çalışacağım.

  1. Dinamik Mikrofon Kullanmak:  Dinamik mikrofonlar çevreden gelen seslere condenser mikrofonlara göre çok daha az duyarlıdırlar (bazı evlerde condenser mikrofonu kayda alıp kulaklığımı taktığım zaman bırakın odayı, diğer evlerdeki komşuların seslerini duyabiliyordum).  Bu yüzden ses kaynağına çok yakın tutulduklarını görürsünüz.  Bu şekilde doğrudan kaynaktan gelen sesi yakalar ve duvarlarınızdan yansıyan reverb’ü ekarte ederler.  Vokal kaydında özellikle tiz frekansları çok iyi yakalayamadıkları için pek tercih edilmeseler de “dinamik mikrofonla vokal kaydı yapılmaz” diye bir kural yoktur.  Bazen ilginç karakteri sebebiyle tercih bile edilebilir.  Ucuz bir mikrofon değildir ama Shure SM-7B’yi örnek verebiliriz (Michael Jackson’ın Thriller albümünde vokaller için kullanılmıştır).  Çok daha ucuz ve yaygın olarak (genellikle amfi mikrofonlamada) kullanılan Shure SM-57’ı da deneyebilirsiniz.
  2. Mikrofonu Ses Kaynağına Yakın Tutmak:  Mikrofonu ses kaynağına ne kadar yakın tutabilirseniz doğal olarak o kadar fazla kaynaktan gelen sesi yakalayacak ve duvar yankılarını o kadar az alacaktır.  Ancak bunu yaparken dikkat etmemiz gereken bazı noktalar var: (a) aşırı ses seviyesi (“clipping”); (b) “P” gibi harfleri söylerken oluşabilecek patlamalar (“plosives”); ve (c) yakınlık etkisi (“proximity effect”) yani mikrofona yaklaştıkça kayıtta bas frekansların daha fazla ön plana çıkması durumu.
  3. “Ölü” Mekanlarda Kayıt Yapmak: Eski kayıtlarımın bazılarını yaptığım odalarda gömme elbise dolabı vardı ve vokal kayıtlarımı bu tür dolapların içinde yaptım.  Böyle bir dolapta elbiseler asılıyken odanın geri kalanına oranla çok daha az ses yankısı oluyor.  Aynı zamanda istenmeyen ses kaynaklarından bir parça izole oluyor bu dolaplar.  Taşınabilir bir kayıt sisteminiz varsa araba içinde camlar kapalı otururken de kayıt yapabilirsiniz.  Ancak böyle bir alanda yapılan vokallerin “ruhsuz” bir frekans karakterine bürünmesi sözkonusu olabileceği fikrini duydum.  Ama istediğimiz zaten çok kuru bir kayıt ve bu ruhsuzluğu EQ ve reverb uygulamalarıyla aşabiliriz diye düşünüyorum.
  4. Doğal Karakterini Beğendiğiniz Mekanlarda Kayıt Yapmak:  Benzer bir mantıkla, ölü olmasa bile hoşunuza giden akustik karakteri olan mekanlar bulabilir ve bunu avantajınıza kullanabilirsiniz.  Amatör müzisyenlerin sık sık düştüğü bir yanılgı “profesyonel prodüksiyonu ne kadar yakından taklit edersem o kadar iyi olur” düşüncesidir bence.  Bunun yerine kendi imkanlarınızın kısıtlılığını avantaja çevirerek daha sıcak bir his yaratabilirsiniz.  Birçok profesyonel müzisyenin arada sıkılıp evde, doğada, vs. kayıt alması da bu sıcak havayı yakalamak için olabilir.  Evinizin (ve ulaşımınız olan diğer mekanların) farklı yerlerinde kayıt alın ve doğal karakterini keşfedin.  Daha sonra beğendiğiniz yerlerde tüm kayıtları alıp, fazladan cila atmadan bir prodüksiyon tamamlamaya çalışın.  Sonucu benle de paylaşın (kendim de aynısını yapmayı hedefliyorum bu aralar).  Belki de beklenmedik bir hoş sürpriz olacak sonuç.
  5. Mikrofon Arkası Yansıma Filtresi: Mikrofon kaydındaki akustik sorunların odak noktası mikrofonunuzun arka tarafından aldığı yankılardır.  Ön tarafta ses kaynağı (vokal, akustik gitar, vs.) baskın olduğu için burada sorun daha azdır (dikkat edin, “yoktur” demiyorum).  Arka taraftaki sorunu çözmenin bir yolu hazır üretim bir “reflection filter” yani yansımaları önleyen bir panel edinmektir.  Bu paneller mikrofon ayaklığına tutturulur ve mikrofonun arkasına bakan kısımlarında yansımayı önleyen akustik süngerle kaplıdırlar.  Daha fazla bilgi edinmek isterseniz piyasadaki birkaç örneğe bağlantı veriyorum (farklı modelleri olan ürünlerden en ucuz olanını veriyorum): The Mic Thing, RealTraps Portable Vocal Booth, sE Reflexion Filter, Vicoustic Flexi Screen Lite, Harlan Hogan Porta-Booth.  Gördüğünüz gibi bu ürünler genelde çok ucuz değil.  Peki işe yarıyorlar mı?  Şahsen denemedim ama olumlu kullanıcı yorumları okudum (olumsuz olanlarla beraber).  Bir odanın akustik sorunlarını tamamen çözmelerini beklemek yanlış olur, ancak vokal kaydında ciddi bir ilerleme sağlayacaklarını bekleyebiliriz.  Ses örnekleri de veren bir inceleme için şuraya bakabilirsiniz.  Bu fikri biraz daha abartarak uygulayan başka bir ürün de var ama ne kadar etkilidir bilmem.  Bu ürünlerden Porta-Booth’un benzerini bir IKEA katlanabilir rafı ve akustik sünger ile kendim evde yaptım (isterseniz şuradan ya da şuradan yararlanarak siz de yapabilirsiniz).  Denemelerimde yansımayı epey azaltsa da frekans karakterinin çok kötü olduğunu gördüğüm için bir daha kullanmadım.
  6. Ev Yapımı Paneller:  Akustik sorunlara epey iyi geldiğini okuduğum bir panel tasarımı buldum.  PVC borulardan ve nakliyede kullanılan battaniyelerden epey ucuza mal oluyor.  Bunu yakın zamanda yapmayı deneyeceğim.  İki panel yapıp birbirlerine 30 derece açıyla yerleştirip mikrofonu ortaya koyarak vokalistin yüzü panellere dönük kayıt almak gerekiyor.
  7. Cardioid Mikrofon Kullanmak:  Mikrofonların farklı açılardan (mikrofonun önü, arkası, yanları) gelen sese ne kadar duyarlı olduğu değişir.  Bu konuyu burada açıklamayacağım ama İngilizce’de “pickup pattern” olarak bilinir ve omni-directional (her yönden), bi-directional (ön ve arkadan daha çok, yanlardan az), ve cardioid ve hyper/super cardioid (en fazla önden, arka ve yanlardan daha az) türleri vardır.  Arkadan ve yanlardan gelen sese daha az duyarlı olan cardioid türü mikrofon kullanmakla oda akustiğinden kaynaklanan sorunları azaltabilirsiniz.  Mikrofonunuzun ne tür olduğunu araştırıp gerekirse değiştirin.  Yukarıda bahsettiğim mikrofon yansıma filtreleri, arkadan ses alan mikrofonunuz varsa daha fazla iyileşmeye sebep olacaktır.  Mikrofonunuz zaten arka taraftan gelen seslere duyarlı değilse belki de bu filtrelerle sağlayacağınız iyileşme paranıza değmeyecek.
  8. Kayıt Odasını Eşyalarla “Öldürmek”: Duvarları boş, halısız bir odada elbette yankı büyük sorun olacaktır.  Sesi az yansıtan yüzeyleri olan eşyaları odaya koyarak bu sorunu biraz azaltabilirsiniz.  Perdeleriniz uzun ve kalın seçmeye çalışın, zira cam çok fazla ses yansıtan bir malzemedir.  Duvarlara halı, kilim, battaniye, kalın perde, çerçeveli resim asabilir ve kitaplık koyabilirsiniz.  Özellikle yakın ve paralel duvarların birbirine yansıma yapmasını kesmek için en ufak nesnelerin dahi katkısı olacaktır.  Odaya koltuk ve benzeri kalın kumaşlı nesneler getirebilirsiniz.  Bilgisayar ve monitörün durduğu masanın üzerine örtü sermenin bile durumu iyileştirdiğini söyleyenleri okudum internette.  Masaüstü mikrofon sehpası kullananların vokal kayıtlarında masadan çarparak gelen yankıların etkisini azaltmaları açısından mantıklı bir öneri bu.  Hatta örtüyle beraber mikrofon sehpasının çevresine akustik sünger (veya hiç olmadı kalın giysi) koymayı önereceğim.
  9. Mikrofonu İyi Konumlandırmak:  Mikrofonu konumlandırmak için kısa tavsiye duvarlara ve camlara çok yakın olmamak ve odanın ortasında durmamak.  Herhangi bir ses emici malzeme koyabildiğimiz bir duvardan yaklaşık bir metre uzaklaşıp karşı duvara doğru kayıt yapmak öneriliyor.  Tabii en iyi konum sizin kendi deneme-yanılmanızla ortaya çıkacaktır.  Odanın çeşitli yerlerinde el çırparak en az yankı tespit ettiğiniz konumları denemekle başlayabilirsiniz.

Sonuç

Müzik yaptığımız odanın akustik karakteri kayıt ve miks yaparken yani (özellikle condenser) mikrofon ve referans monitörü kullanımında bize engeller çıkaracaktır.  Bunların profesyonel çözümü pahalı ve genelde ciddi deneyim ve özel malzeme gerektiren bir iş olduğu gibi kirada oturan ve sık ev değiştiren (örn., öğrenci) amatör müzisyenlerin işine gelmeyecektir.  Bazı amatör çözümlerle bu sorunu azaltabiliriz.  Elimizden geleni yaptıktan sonra durum ne olursa olsun “odamın akustiği kötü” kaygısını bırakıp kayıtlarımıza devam etmemiz lazım.  Bruce Springsteen’in Nebraska albümünü bir arkadaşının mutfağında 4-kanallı teybe demo olarak kaydettiğini, daha sonra stüdyoda grupla yaptığı profesyonel kayıtta bir türlü aynı tadı yakalayamadıkları için bu demoyu piyasaya sürdüklerini tekrar hatırlatırım (sık sık vermeyi sevdiğim bir örnektir)!

“Nebraska 1982’de kaydedildi, artık sıradan bir ev müzisyeni bile daha iyi kayıt yapabiliyor” derseniz size hiçbir akustik işlemden geçmemiş bir odada kaydedilen başka bir albüm önereyim.  Bu çok rasgele seçtiğim bir örnek ve daha birçoğu mevcut.  Kararı dinleyerek verin.

İleri Seviye Araştırma

Bu konuda daha ileri seviye bilgi edinmek isteyenlerin şu konuları araştırmasını öneriyorum (İngilizce anahtar kelimeler olarak vereceğim):  bass traps/bass buildup, flutter echo, comb filtering, standing waves, acoustic panels.  Bir kısmını aşağıdaki kaynaklarda bulabilirsiniz.  Kendi araştırmalarımda yöneldiğim spesifik konular olursa mutlaka yeni yazılarla aktaracağım öğrendiklerimi.

Kaynaklar:

http://music.tutsplus.com/tutorials/how-to-record-vocals-in-a-bedroom–audio-2224

http://therecordingrevolution.com/2013/12/20/stop-worrying-about-room-acoustics/

http://recordinghacks.com/2011/06/04/flutter-echo/

http://recordinghacks.com/2013/07/28/the-awesome-vocal-booth-you-already-own/

http://www.soundonsound.com/sos/jul05/articles/qa0705_5.htm

http://music.tutsplus.com/tutorials/cheap-yet-effective-room-treatment-audio-plus–audio-2065

http://music.tutsplus.com/articles/soundproofing-and-acoustic-treatment-for-home-studios–audio-9225

http://rockindiy.com/moving-blankets-as-acoustic-treatment/

http://turkrock.com/konu/45374/#post-902223

http://realtraps.com/art_basics.htm

http://www.heilsound.com/pro/mic-primer/pickup-patterns

http://beatmakertutorials.com/how-to/items/how-to-diy-vocal-booth-vs-reflection-filter.html

Yeni başlayanlar için ücretsiz plugin paketleri

Dijtal müzik üretimine ilk başladığım zamanlar çoğu terimin ne anlama geldiğini bilmiyordum.  Kanal kanal kayıt yapıp üzerine efektler ekleyeceğimi biliyordum ama bu efektleri nereden bulurum, eklerken ayarlarını nasıl yaparım, vb. birçok sorum vardı.  O dönemde güzel preset’lerle gelen plugin’lerin çok işime yaradığını düşünüyorum.  Yeni başlayanlar (ve daha ileri seviyede olup plugin arayanlar) için birkaç ücretsiz plugin paketi önermek istiyorum.  Paket halinde gelmelerinin güzelliği temel ihtiyaçlarınızı karşılayacak efektleri içermeleri.  Örneğin meşhur “Sound on Sound” dergisinin yazarlarından birisi sırf ReaPlugs paketini kullanarak yaptığı mikslerden bahsediyor.

  1. Kjaerhus:  Bunlar gerçekten muhteşem.  Artık biraz eski kaldılar ve pek kullanmıyorum ama yeni başlayanlar için ideal bir paket.  Basit arabirim ve kontrolleri ve güzel preset’leriyle ne yaptığını bilmeyen müzisyen için hayat kurtarır cinsten.  Sanırım o dönemde 64-bit pek yoktu ve bunlar sadece 32-bitlik plugin’ler.  Yine de şiddetle tavsiye ederim.  İndirmesi de sadece 3.2 MB.
  2. ReaPlugs:  REAPER ile gelen ama diğer DAW kullanıcılarının da ücretsiz indirebileceği bir paket.  Henüz içlerinden ciddi olarak sadece EQ’yu kullanmış olsam da basit grafik arabirimiyle cazip gözüküyorlar.
  3. Antress Modern Plugins:  Bu paketi pek kullanmadım ama şimdi araştırdığımda çok daha pahalı bazı yazılımları başarıyla klonladığını görüyorum.  Vaktim olunca deneyeceğim.
  4. GVST: Yakın zamanda hepsi 64-bite güncellendi ve içinde kullanışlı plugin’ler var.  Ben en çok (biraz komik olacak ama) tuner’ı kullanıyorum bu paketten.
  5. mda:  Bu da temel ihtiyaçları içeren ancak grafik arabirimsiz gelen bir paket.

Bu paketlerden bazıları epey eski.  O yüzden yeni sistemlerdeki performanslarını ayrıca değerlendirmek lazım.  Ancak yeni başlayanlar için yukarıdaki 5 seçenekten herhangi birisini indirip her plugin’in ne yaptığını öğrenmeye çalışmak çok mantıklı.  Daha sonra öğrendiklerinizi uygulamaya dökerek sadece o paketteki plugin’lerle bir şarkı tamamlamaya çalışabilirsiniz.  Bu güzel bir alıştırma olur.

Kaynaklar:

http://www.soundonsound.com/sos/nov10/articles/qa-1110-1.htm

EQ (3): Elektro Gitar

Bu yazıda kendi miksimi oluşturmaya çalışırken elektro gitara nasıl EQ uygulayacağımı keşfederek paylaşacağım.

Uygulamayı kendim yazıp kaydettiğim bir şarkı üzerinde yapıyorum.  Şarkı sıradan bir pop-rock şarkısı ve dolayısıyla davul, bas gitar, iki kanal elektro gitar (ritim ve solo), iki kanal erkek vokali ve piyano kanallarından oluşuyor.  Bu kanalların çakışmasını azaltmak için en temel aracımız olan EQ’yu elektro gitarlardan başlayarak uygulayacağım.  Elektro gitardan başlamamın herhangi bir sebebi yok.  Çoklu-kanal miksine geçmeden önce “elektro gitar kanallarını tek başlarına ele alıp EQ açısından ne yapabilirim?” sorusuna cevap arayacağım.

Bir uyarı:  Bu gitarlardan özellikle ritim olanında fazla overdrive/distortion yok.  Genelde temiz gitar tonları seviyorum.  Eğer metal/hard rock gitarları miksliyorsanız aşağıdaki uygulamalar elbette biraz değişecektir.  Ve herkesin gitarı, o gitardan aldığı kaydın şartları çok farklı olduğu için kendi kulağınızdan öte bir otorite tanımayın derim.  Ben sadece kendi keşif ve deneyimlerimi paylaşıyorum ve umuyorum ki herkese aynı şeyi yapmak için ilham verebilirim.  Aşağıdaki işlemler her kanala uygulanabilir ancak bu yazıda elektro gitar üzerinden yapıyorum bu işlemleri.

EQ plugin’i olarak daha önceki yazımda seçtiğim ReaEQ’yu kullanacağım.  ReaEQ’nun bir dezavantajı pek fazla spesifik (örn., elektro gitara has) preset (önceden oluşturulmuş ayarlar) ile gelmemesi (başka EQ plugin’lerinin presetlerine bakarak EQ uygulamaları hakkında fikir edinmenizi tavsiye ederim.  Örneğin MEqualizer’ın elektro gitar preset’lerine baktığım zaman hepsinin aşağıdaki düşük ve yüksek frekans temizlemelerini uyguladığını görüyorum).  Ancak kendi kulağımızı ve bazı genel geçer kuralları kullanarak başlamamızın önünde bir engel yok.

Yaptığım işlemleri sıralıyorum:

  1. Plugin sırası:  EQ’yu Guitar Rig 5’den önce mi sonra mı koymak lazım?  Emin değilim açıkçası.  Biraz dene-yanıl ile gitmek gerekir.  Yine de mantık yürütmeye çalışırsam EQ’yu gitara uygularken yapmak istediklerimden bir tanesi gitarın temel tonunu temizlemek olduğu için EQ’yu ham gitar tonuna uygulamak daha uygun.  Ancak ileriki aşamalarda nihai tonu da EQ’lamak isteyebiliriz mikse daha iyi oturması için.  O yüzden gerekirse “EQ – Guitar Rig 5 – EQ” gibi çift EQ’lu bir zincir kurabiliriz.  EQ’yu önce ve sadece ham gitar tonuna uygulamanın bir avantajı daha sonra Guitar Rig’den başka bir ton kullanmak istediğim zaman seçtiğim EQ ayarlarının yine geçerli olacak olması.
  2. Düşük frekansları temizlemek:  Gitarların bas ve davula daha fazla yer bırakması için düşük frekanstaki seslerini azaltmak gerekir.  Başlangıç için genel geçer tüyolara baktığımızda elektro gitarın 80-100 Hz civarından aşağıdaki frekanslarını tamamen sıfırlamanın uygun olacağını görüyoruz.  Bunu yapmak için ReaEQ’da bir bant ekleyip bunu “high pass” (seçilen frekansın üstünde kalanların filtreden geçeceği, diğerlerinin ise filtreye takılacağı tür) olarak tanımlamak ve yaklaşık 90 Hz civarına getirdim.  Yaptığım şey bu bandı yukarı doğru çekip gitar tonunun ciddi olarak inceleştiğini hissettikten sonra biraz daha aşağı çekmekti.  90 Hz’den aşağı kalan kısmı bas (ve davul) dolduracağı için akor/notaların duyulmasının önüne geçmeden gereksiz bir çakışmayı önlemiş oluyoruz ki EQ’nun miksteki temel amacı da bu.  Tabii, diğer kanalları da dinleyerek mikslerken bu (ve aşağıdaki tüm) ayarlarla oynamamız gerekebilir.  Şimdilik iyi bir başlangıç noktası yaratmaya çalışıyorum.  Bas ve davul işin içine girdikten sonra “Aa, 80 Hz’den düşük elektro gitar frekanslarını biraz daha duysak daha güzel olmaz mı?” dememizin olasılığı çok düşük.
  3. Yüksek frekansları temizlemek:  Önceki maddedeki uygulamanın simetrik versiyonu olarak frekans aralığının sağ ucuna gidiyoruz ve orada da gitarın vokal ve davul zilleri gibi daha parlak kanallara yer açması için biraz temizleme yapabiliriz. ReaEQ’da yeni bir bant ekleyip bunu “low pass” olarak tanımladıktan sonra yüksek frekanslarda dolaştırarak gitarın temel tonundan fazla bir şey kaybetmeden gereksiz parlak kısmını atmaya çalışabiliriz.  Yine bandı sola doğru çekip gitarın parlaklığını ciddi şekilde yitirdiğini duyduktan sonra biraz yukarı çekerek 8000 Hz civarında karar kıldım.
  4. Deneme-yanılmayla gitarın “çirkin” ve “güzel” frekanslarını keşfetmek:  Her ses kaynağının belirli frekans aralıkları kulağa çok çirkin/çok güzel gelecektir.  Bu frekans aralıklarını keşfedip çirkinlik katanları azaltmak ve güzellik katanları yükseltmek EQ’nun diğer bir kullanımıdır.  Bunu yapmak için ReaEQ’da yani bir bant ekleyip bunu “band” olarak tanımlıyorum.  Daha sonra bu bandı yukarıya çekiyorum, yani ses seviyesini arttırıyorum (örn., gain = 10).  Bu bandı frekans spektrumunda sağa-sola gezdirerek her frekans aralığının nasıl bir katkı yaptığını anlamaya çalışıyorum.  Yalnız bant genişliğini (bandwidth) epey daraltıyorum ki (örn., 0.10) daha spesifik olarak hangi aralığın nasıl bir katkı yaptığını kulağım daha iyi anlasın.  Bunu yaptığım zaman hangi aralığın “çirkin” bir katkı yaptığına karar vermenin çok kolay olmadığını gördüm.  Ancak bazı aralıklarda bir çirkinlik keşfetmiş olduğumu sanıyorum.  Örneğin, 1300 Hz civarında kulağa çok keskin gelen bir katkı var ve bunu keşfettikten sonra frekansı sabit tutarak bandı aşağı çektiğim (yani ses seviyesini azalttığım) zaman gitarın sesini daha çok beğendim.

Bu noktada artık tek bir kanal üzerinden daha fazla birşey yapmak en azından şu andaki bilgi ve deneyimimle imkansız.  O halde diğer elektro gitar kanalını (solo gitar) –önce yukarıdaki temizleme işlemlerini o kanala da uyguladıktan sonra– işin içine katarak ilerlemeye çalışacağım (başka bir yazıda veya burada güncelleyeceğim).  Yani iki gitar kanalını birbiriyle iyi geçinir hale getirmeye çalışacağım (buna “submix” yani miksin bir kısmı diyebiliriz; örneğin iki vokal kanalını kendi içlerinde mikslersem o da “vocal submix” olur).  Bunu yapabilirsem gitarlarla işim büyük ölçüde bitmiş olur.  Ancak bunu başaramazsam diğer kanallarla beraber tam bir miks yaratmayı bekleyemem.

Sonuç:  Her kanala uygulayabileceğimiz bazı temel EQ işlemleri var.  Elektro gitar için çok düşük ve çok yüksek frekansları doğrudan atabiliriz.  Önce bu tür işlemleri o kanaldaki ham ses kaynağına uygulayıp daha sonra aynı/benzer enstrümanları mikslemeye başlamak mantıklı gözüküyor.

Kaynaklar:

http://www.guitarplayer.com/miscellaneous/1139/7-eq-tips-for-mixing-guitar/23122

http://www.cheatography.com/fredv/cheat-sheets/eq-tips/

http://www.soundonsound.com/sos/dec10/articles/reaper-tech-1210.htm

http://www.audio-issues.com/music-mixing/guitar-frequency-fixes/

http://audiominds.com/eq_tips.html

http://www.recordingeq.com/Subscribe/tip/tascam.htm

http://www.themusicespionage.co.uk/mixing/how-to-mix/electric-guitar/

 

EQ (2): En uygun EQ plugin seçimi

Bu yazıda kendi miksimi oluşturmaya çalışırken kullanacağım EQ plugin’ini seçme sürecimi anlatacağım. [Güncellenme sürecinde]

EQ ile ilgili genel kuralları gözden geçirdikten sonra kaydını hemen hemen bitirmiş olduğum bir şarkıya EQ uygulamaya koyulmak istedim.  Uzun süredir ciddi müzik üretimi yapmadığım için EQ olarak ne kullanacağımı düşünmem gerekti.  DAW ortamına girip elimde hangi EQ plugin’leri varmış diye baktığımda karşıma seneler boyunca internetten indirip belki bir kere bile açmadığım bir sürü EQ plugin’i çıktı (daha önceki bir yazımda bu duruma karşı uyarmıştım).  Bunların arasından bir tanesini seçmeye çalışacağım.  Seçerken dikkat edeceğim noktalardan bahsetmek istiyorum (bunlar diğer efekt türleri için plugin seçerken de dikkat edeceğim noktalar.  Aslında ayrı bir yazıda irdelemek lazımdı).

Öncelikle EQ türleri ile ilgili bir şey söylemek lazım.  EQ’nun parametrik, grafik, vb. türleri var.  Bunları burada açıklamayacağım ama benim kullanış açısından en esnek bulduğum tür parametrik EQ.  Ancak bu esneklik karşılığında kullanımda biraz daha zorlanma yaşamak gelebilir.  Müzik üretiminde ilerlemek istiyorsanız parametrik EQ kullanmaya başlamanız mantıklı.  Ben parametrik dışındaki EQ türlerini gözardı edeceğim bu yazıda.

İkinci olarak bazı EQ’ların sadece seçtiğiniz frekanslardaki sesi artırıp azaltmak dışında, sese özel bir renk verdiğini söylemek lazım.  Variety of Sound‘dan BootEQ böyle bir ürün.  Verdiği renk hoşunuza giderse kullanım alanı doğar tabii ki.  Ancak ben olabildiğince transparan (sesi etkilemeyen, renk katmayan) bir ürün peşindeyim.

Üçüncü olarak seçeceğim plugin’i uzun vadeli kullanmayı umduğum için güzel bir grafik arabirimi olmasını, daha da önemlisi uyguladığımız EQ eğrisini sadece sayılar ve/veya ayar düğmeleri üzerinden değil grafik olarak göstermesini isterim.  Plugin’lerde sıklıkla gördüğüm bir eksiklik grafik arabirim boyunun ayarlanamaması.  Diğer plugin’lerle beraber çalışırken plugin’i istediğimiz boya getirmek kullanışlı olabiliyor.  Bu özelliği olursa sevinirim.

Dördüncü olarak paralı yazılıma karşı değilim (korsan yazılıma karşıyım) ama önerdiğim seçeneklerin hemen hemen hepsi bedava yazılım olacak.  Böylece yazılarımı okuyan herkes kolaylıkla bu yazılımlara ulaşabilir.  Ara ara, bir şekilde elime geçmiş ama bedava verilmeyen ürünlerden bahsedebilirim.  Örneğin elimdeki ses kartıyla beraber Focusrite’ın hoş görünüm ve sesli birkaç efekt plugin’i geldi.  Ya da nispeten ucuz fiyata alınabilecek ve fiyat/performans oranı çok iyi ürünlerden bahsedebilirim.

Son olarak üründen beklediğim diğer özellikler genel olarak düşük CPU kullanımı, “buggy” olmaması (sürekli çökmemesi), ve kolay kullanılması gibi hepimizin herhalde her yazılımdan bekleyeceğimiz şeyler.  Windows 64-bit sistemde çalıştığım için genelde 32 veya 64-bit VST plugin’lerini araştırdığımı da ekleyeyim.  Farklı plugin formatları ve işletim sistemleri için öneri yapamıyorum.

Elimdeki EQ’lara bakıp internette de biraz araştırdıktan sonra aşağıdaki dört seçeneğin ön plana çıktığını söyleyebilirim.  Bunların hepsi ücretsiz ve düşük CPU kullanımına sahip olduklarını iddia ediyorlar.  İlk üçü Windows 32 ve 64-bit versiyonlarına sahip iken EasyQ’nun sadece 32-bit versiyonu mevcut.  Bu arada 32/64-bit ayrımı hakkında bir not:  Reaper (ve başka bazı DAW’lar) 64-bit modunda çalışırken hem 32 hem 64-bit plugin’leri sorunsuz açtığı için bu ayrım önemli değil ancak geçiş yapmakta olduğum Tracktion henüz bu özelliğe sahip değil.  jBridge adlı bir yazılımla bu özelliği herhangi bir Windows DAW’ına kurmak mümkün ama ona ayrı para vermek gerekiyor.

  1. ReaEQ (Cockos)
  2. MEqualizer (Melda Production)
  3. IIEQ (DDMF)
  4. EasyQ (RS-MET)

Bu seçeneklerden ilkine baktığım zaman diğerlerine pek ihtiyaç kalmadığını görüyorum.  ReaEQ son derece basit ve kullanışlı bir grafik arayüze sahip.  Dolayısıyla benim şu andaki tercihim ReaEQ.  MEqualizer’ın da en az ReaEQ kadar kullanışlı olduğunu söyleyebilirim (ve MEqualizer’ı üreten şirketin bedava plugin paketine bakmanızı öneririm) ancak biraz daha dikkat dağıtıcı bir arabirime sahip.  ReaEQ gerçekten olabilecek en basit arabirimlerden birisi.  Normalde grafik olarak biraz daha çekici gözüken plugin’lere yönelme eğilimindeyim ama bu seferlik ReaEQ’nun basitliğine tav oldum.

Sonuç:  Birçok ücretsiz ve kullanışlı EQ plugin’i mevcut.  Aralarında mutlaka ilginç farklar vardır ama en önemlisi grafik ve parametrik EQ; ve transparan ile renk katan EQ arasındaki tercihiniz.  EQ seçmekle fazla vakit kaybetmeden çok daha kritik bir konu olan EQ’nun miksteki kullanımını öğrenmek gerekli.  Parametrik ve transparan bir EQ için ücretsiz bir 32 ve 64-bit Windows plugin’i olan ReaEQ’yu tereddütsüz indirip temel EQ ihtiyaçlarınız için kullanabileceğinizi düşünüyorum. 

Kaynaklar:

http://bedroomproducersblog.com/2011/03/03/bpb-freeware-studio-best-free-parametric-equalizer-vst-plugins/

EQ (1): Genel tüyolar

Dün uzun bir aradan sonra (havaların bir iki derece soğuması ve terlemeden oturup gitar çalınabilecek hale gelmesiyle) biraz kayıt yapabildim.  Bazı eski şarkılarımı yeniden kaydediyorum ve bir şarkıda vokaller dışında kayıtlar bitti gibi görünüyor.  Bir yandan yaptığım kayıtları temizleme ve temel işlemlerden geçirmeye başlayabilirim.  İlk önce kaydettiğim her kanala (gerekirse) EQ uygulamayı düşünüyorum.  Bunun sebebi kayıt ve miksi uzayda yer kaplayan bir alana nesneler sığdırmaya benzetmem.  Nesneler birbiri üstüne gelirse her nesneyi göremem (birbirlerinin önünü keserler) veya o alana sığmazlar.  EQ ise nesnelerin boyut ve şekillerini değiştirmeye yarayan cihaz bu benzetmede.  Yani EQ sayesinde farklı kanalların örtüşen frekanslarını törpüleyerek ve/veya o kanalların en gerekli frekanslarını vurgulayarak daha net duyulan ve kulağa hoş gelen bir miks yaratabiliriz.  Bu yüzden birçok müzisyen EQ’ye “mikste kullanabileceğiniz en faydalı araç” olarak bakar.

EQ bunu nasıl başarır?  Belirli ses bantlarını seçip (ve Q=quality denen bant genişliğini ayarlayıp) o banttaki ses seviyesini artırır veya azaltabiliriz.  Örneğin bas gitar düşük frekans bandı daha çok işgal eden bir enstrümandır.  Bas aşırı dersek basın gücünü biraz söndürmek için düşük frekanslarda EQ ile ses seviyesini çekmeyi deneyebiliriz.  Tabii her enstrüman için vazgeçilmez (o enstrümanın sesini tanımlayan) frekans aralığı mevcuttur.  Dolayısıyla çok geniş bir aralıkta sesi iyice aşağı çekersek enstrümanın doğasını fazlasıyla değiştirip basın işlevini kaybetmesini sebep olabiliriz.  Yapılacak uygulamaya karar verirken bazı genel kurallardan bahsedebilecek olsak bile bence EQ çoğunlukla kişinin kulağını vererek dene-yanıl yöntemiyle yapması gereken bir iş.

EQ ile ilgili bir yandan araştırarak öğrenirken bir yandan da yararlı ve mantıklı bulduğum tüyoları buraya sıralayacağım.  Yararlandığım bazı kaynakları da en aşağıda veriyorum.

  1. Kayıt esnasında işi halletmek:  “Nasıl olsa sonra miks yaparken EQ ile hallederim” düşüncesiyle özensiz kayıt yapmanın mazereti yok.  Özellikle mikrofon ile (örn., gitar amfisi, davul, vokal) ile yapılan kayıtlarda doğru mikrofon seçerek ve her mikrofonu doğru yerleştirerek en uygun tonu yakalamak daha mantıklı.  Örneğin bildiğim kadarıyla özellikle vokal kayıtlarında oluşabilen “yakınlık etkisi” (proximity effect) denen bir olay var.  Mikrofona ne kadar yaklaşırsanız vokalin bas frekansları o kadar ön plana çıkmaya başlıyor kayıtta.  Buna dikkat ederek uygun uzaklığı kayıt esnasında ayarlamak lazım.  Ya da istenmeyen yansımaların oluştuğu bir ortamda yapılan kaydın daha sonra EQ ile temizlenmesini beklemek biraz naif kaçabilir.  Kısacası EQ’yu bir enstrümanın nasıl bir sese sahip olacağını (örn., bir gitarın Fender Strat’e mi yoksa Gibson Les Paul’e mi daha çok benzeyeceğini) tasarlayan bir araçtan ziyade enstrümanın mikse oturmasına yardım eden bir araç olarak düşünmek daha mantıklı.  Elbette ki EQ’yu enstrümanlarınızın kulağa nasıl geldiğini tasarlamak için veya başka yaratıcı amaçlar için kullanabilirsiniz ama bence insanın elindeki enstrümanın doğal sesini beğenerek kayda girmesi daha iyi.  En azından benim bu sitede EQ ile ilgili yazacaklarım yaratıcı kullanımından ziyade temizleyici kullanımını vurgulayacak (aksi olursa belirtirim).
  2. Azaltmayı artırmaya tercih etmek:  En çok duyduğum tavsiyelerden birisi EQ uygularken herhangi bir banttaki ses seviyesini artırmaktansa o kanalın özellik ve güzellikleri için vazgeçilmez olmayan, ancak başka kanallarla örtüşerek “çamurlu” bir mikse sebep olan frekanslarını azaltmanın daha iyi bir seçenek olduğu.  Her kanala EQ atıp bazı frekansları artırarak ilerlersek sonunda çok çamurlu bir miks ortaya çıkacağını çoğu kişi söylüyor (bana mantıklı geldiği için denemedim bile).  Son olarak da benim gitar pedalları kullanmaktan farkettiğim bir durum var ve bu 1. maddeyle de ilgili:  Sesi üretilmesi esnasında ortaya çıkmamış bir frekansı EQ ile artırarak yoktan yaratamayız.  O yüzden güzel kayıt önemli ve o kayıt esnasında olmayan frekansları artırarak sesin iyileşmesini beklemek boşa gibi geliyor bana.  Bu maddenin uygulanmasına basit bir örnek olarak şunu verebiliriz:  Daha fazla “bas”a sahip olmasını istediğimiz bir kanalın (bu bas frekanslarının kayıt esnasında varolduğunu varsayarsak) bas frekanslarını artırmak yerine mid frekanslarını düşürerek zaten sahip olduğu bas frekansların daha rahat duyulmasını sağlayabiliriz.  Sonuç olarak şunu çıkarıyorum:  Her kanal ve enstrüman ne kadar iyi kaydedilmiş olursa olsun miks esnasında birkaç diğer kanal ile beraber kısıtlı bir frekans alanına sığmak zorunda olduğu için her mikste büyük ihtimalle EQ uygulamaya gerek olacaktır.  EQ kayıtları düzeltmenin değil miksi güzelleştirmenin temel aracıdır.
  3. EQ kullanımı sonucunda artan ses seviyesini dengelemek:  Yukarıdaki maddeyle ilgili olarak, bir kanala EQ uyguladığınızda ses seviyesinde artış yaratıyorsanız doğal olarak o kanal kulağınıza daha hoş gelecektir (çünkü belli bir seviyeye kadar ses ne kadar yükselirse algılanması o kadar kolay olur ve bu yüzden o kadar güzel gelir kulağa).  Böyle bir yanılgıya düşmemek için EQ ile arttırdığınız seviyeyi diğer yollardan (örn., o kanalın ses seviye ayar düğmesi, yani “volume fader”ı) azaltarak dengelemek gerekir.  Ben şu düşünceyi rehber olarak alıyorum:  EQ’yu kanalların kulağa daha hoş gelmesi için belirli frekanslardaki ses seviyelerini arttırmak için değil, diğer kanallarla olan çakışmalarını azaltmak için kullanmak gerekir.
  4. Kanaldaki kaydın daha önce EQ’dan geçmiş olması farketmez:  Benim takıldığım bir durum EZDrummer ile ilgiliydi.  EZDrummer’daki davul kayıtları EQ’dan zaten geçmiş.  Yine EQ uygulamaya gerek var mı şeklinde bir tereddüt yaşamıştım.  Bunun çözümü olarak da şunu öneriyorum:  Daha önce EQ’dan geçmiş olmasının ne önemi olabilir ki?  Gerekiyorsa mikste iyi durması için yine EQ’dan geçirin.  Sonuçta sizin şarkınızı EZDrummer’ın davullarını kaydeden prodüktörler mikslemiyor.
  5. EQ uygularken diğer kanalları unutmamak:  Hafif bir EQ uygulamasını duymak için doğal olarak uğraştığınız kanalı solo dinlemek istersiniz, çünkü bu şekilde EQ ile tam olarak ne yaptığınızı duymak çok daha kolaydır.  Ancak bunu alışkanlık haline getirdiğimiz zaman çok bariz bir noktayı gözden kaçırmaya başlayabiliriz:  Dinleyici hiçbir zaman kanalları tek başına dinlemeyecektir.  Aynı zamanda, yukarıda da bahsettiğim gibi EQ’nun temel amacı kanalların birbiriyle çakışmasını azaltmak ise, bir kanalı tek başına EQ’lamanın pek bir mantığı yoktur.  O yüzden mutlaka diğer kanallarla beraber dinlerken EQ uygulayın.
  6. Kulağınıza güvenmek:  Bu çok karmaşık bir mesela çünkü amatör müzisyenlerin birçoğunun (deneyimsizlik, müzik konusunda eğitim almamış olmak, kötü ses sistemleri ve/veya akustik açıdan uygun olmayan odalarda çalışmak sebebiyle) miks gibi zorlu bir süreçte kendi kulak ve yargılarına güvenmelerini beklemek gerçekçi olmayabilir.  O yüzden genellenmiş kurallar veya yazılımlarının preset’lerinden yola çıkmaları kadar doğal birşey olamaz.  Bu o kadar kötü bir durum değil.  Ancak ideal olanı genel kurallardan yola çıksanız bile eninde sonunda kendi kulağınıza güvenerek son kararı vermeniz.  Örneğin, EQ ile ilgili genel bazı kuralları şurada bulabilirsiniz.  Ama bunun sizin kayıtlarınıza uygulanmasını kendi kulağınızı da işe dahil ederek yapmanız gerekir diye düşünüyorum, zira her gitarın veya erkek vokalistin tonu diğer gitar veya erkek vokalistlerden farklı olduğu gibi kimse sizin kaydınızda bu enstrümanların hangi diğer enstrümanlarla aynı mikse sıkışmaya çalıştığını bilemez.
  7. Mono çalışmak:  EQ uygularken stereo alanı kapatıp mono çalışmanın avantajları olduğu söyleniyor.  Kısaca özetleyecek olursam, stereo miks oluştururken kanalları stereo alanda sola-sağa dağıtarak birbirlerinden ayrılmalarına yardımcı oluyoruz.  Ancak mono’da bu özellikle kalmıyor ve mecburen EQ’yu çok dikkatli ve ciddi bir şekilde kullanarak enstrümanları olabildiğince ayırmaya zorlanacağız.  Mono’da EQ’ladığımız bir şarkıyı stereo olarak mikslemeye devam ettiğimiz zaman ise bu zorlanmanın meyvelerini toplayacağız.  Yani mono’da kanalları iyi ayrıştırabildiyseniz stereo’da çok daha rahat ayrışacaklar, zira EQ’nun üzerine bir de panning (sola-sağa ayırma) işini yapacağız.  Bunu henüz denemedim ama bana mantıklı geliyor ve denemenin bir zararı yok çünkü nihai olarak zaten stereo’ya döneceğiz.  Bundan önce bir de mono’da EQ uygulamaya çalışmanın hiçbir zararı olamaz.  Peki miksimizi nasıl mono yapabiliriz?  Görebildiğim kadarıyla basit bir şey.  Mesela Reaper’da Master kanalın üzerinde bir “mono” tuşu var, ona tıklamak yeterli.
  8. Olabildiğince az bant kullanmak:  Bunun mantığını anlamak için sanırım daha ileri seviye teknik bilgiye ihtiyacım var ama EQ’da ne kadar fazla bant kullanırsanız sese yapılan işlemin hoş olmayan yan etkileri o kadar artıyor anladığım kadarıyla.
  9. Frekansları öğrenmek:  Deneyim ve okumayla çeşitli enstrümanların hangi frekans aralıklarını işgal ettiğini öğrenmek gerekir ki EQ’yu doğru uygulayabilelim.  Örneğin 30 Hz’den aşağı frekanslarda anlamlı bir katkı yapan enstrüman neredeyse yoktur ve dolayısıyla hemen hemen her enstrümanın 30 Hz’den altını tamamen sessizleştirebilirsiniz.  Daha yüksek frekanslardaki seviye artması ise özellikle vokal ve gitar kanallarında insan kulağına hoş gelse de çok çabuk kulak yorgunluğuna yol açar.  İnsan algısı da statik bir süreç değildir.  Örneğin ses seviyesi arttıkça orta frekanslardaki algımız zayıflarken düşük ve yüksek frekans algımız keskinleşir.  Hem enstrümanların doğasını, hem insan algısını işin içine katarak profesyonel bir miks yaratabiliriz ancak.  Amatör müzisyenler olarak bu seviyeye gelemeyebiliriz, önemli değil.  Ancak bu işin profesyonel ve bilimsel kısmına her zaman saygı duymak gerekir.

Keşfettiğim başka genel tüyolar oldukça buraya ekleyeceğim.  Yakında başka yazılarda kendi mikslerimi yapmaya çalışırken gitar, vokal, vb. kanallara nasıl EQ uyguladığımın örneklerini göstermeyi düşünüyorum.

Kaynaklar:

http://music.tutsplus.com/tutorials/8-easy-steps-to-better-eq–audio-942

http://www.musicradar.com/tuition/tech/19-essential-eq-tips-147487/

http://www.musicradar.com/tuition/tech/advanced-effects-essential-eq-tips-122675

http://therecordingrevolution.com/2011/12/12/subtractive-eq-will-make-your-mixes-better/

http://therecordingrevolution.com/2013/02/18/the-non-technical-approach-to-eq/

http://www.cheatography.com/fredv/cheat-sheets/eq-tips/

http://99sounds.org/5-quick-tips-improve-eq-skills/

http://therecordingrevolution.com/2012/01/05/5-minutes-to-a-better-mix-ii-eq-in-mono-part-5-of-31/

http://www.soundonsound.com/sos/dec10/articles/reaper-tech-1210.htm

#9: Müzik arkadaşı edinin!

Çok uzun süredir bir üretim yapamamıştım müzik anlamında.  Yakın zamanda yabancı bir forumdan tanıştığım ve e-mailleşmeye başladığım birisi bunu aşmama çok yardımcı oldu.  Benim yapmak istediğim müzik tarzlarından birini yapıyordu; bu tarzda hoşuma giden çalışmaları vardı.  Bu tarz (ambient), daha önce yapmaya alışık olduğum müzikten çok farklı bir bakış açısı ve çalışma sistemi (ve araçlar) gerektiriyordu ve bu konuda bir çok soru ve şüphem vardı.  Bu arkadaşımla konuşarak birçoğunu sorabildim ve ilerleme kaydetmeye başladım.  Ve en sonunda dün akşam bu tarzdaki ilk şarkımı soundcloud’da yayınladım.  Şu ana kadar ki yorumlar çok iyi.

Bu arkadaşın kendisi de aslında benden bilgi ve kaynak düzeyi olarak çok farklı olmayan amatör bir müzisyendi.  Ama forumlarda tanımadığım yüzlerce insanın yorumlarını okumaktansa onunla birebir iletişim kurmak farklı bir güven verdi bana.  İhtiyacımız olan da zaten bu rahatlık ve güven hissi daha çok.  Yoksa bilgi olarak internet sayesinde hemen hemen her şeye ulaşabiliyoruz anında zaten.

Müzik projelerinizi konuşabileceğiniz, iyi iletişim kurduğunuz bir arkadaş edinin.  Böyle bir arkadaşınız varsa onunla zaman geçirmeye özen gösterin ve müzik hakkında konuşmayı ihmal etmeyin.  Kendi kafanızın içinde şüphe ve sorularla hapsolmanıza izin vermeyin.  Üretkenliğiniz artacaktır.

Reverb (1)

Önceki yazılarda daha çok temel bakış açımdan yola çıktım.  Bundan sonra giderek daha çok müzik yapımında işe yarayacak somut önerileri paylaşmaya çalışacağım.

Reverb müzik yapımındaki en önemli efekt türlerinden birisi, belki de en önemlisidir.  Bunu kayıtlarınızı tamamen “dry” (reverb’süz) yaparak anlayabilirsiniz.

Reverb müziğe mekan hissini ve uzaysal boyutu kazandırır.  Doğal akustiği çok güzel olan bir odada canlı yapılan bir kayıt doğal reverb içerecektir.  Ancak ev kayıtlarında bu doğal reverb’ü yakalamak zor oluyor.  Ama uzun vadede bu konuda deneme yapmak eğlenceli ve öğretici olabilir:  Evin farklı odalarında kayıt alabilirsiniz mesela.  Çoğu ev müzisyeni, banyolarında kayıt alır.  Reverb plugin’lerindeki “tiled room” türü de banyo gibi mekanlardaki reverb’ü yaratır.

Bir de doğrudan ses kartına girerek (mikrofonsuz) yapılan kayıtlarda tabii ki doğal reverb diye bir şey olamaz.  Örneğin gitarı doğrudan kaydettiniz.  Reverb’ü DAW içinde eklemek zorundasınız.  Bu konuda iki uyarım var:

  1. Fazla reverb mixinizi boğar.  Reverb’ü kasten doğal olmayacak kadar fazla bir seviyede kullanma amacında değilsiniz, kısın!  Fazlası (hem seviye olarak, hem de birçok kanalda olması anlamında) bas seslerde yığılma yaratır (EQ ile bunu dengeleyebilirsiniz).  Tadında reverb iyidir.  Reverb plugin’inizdeki “dry/wet” butonunu dry kısmına çevirerek reverb’ü azaltabilirsiniz.
  2. Çok farklı reverb çeşitlerini (room, plate, spring, hall, vs.) aynı şarkıda kullanmak şarkının tadını kaçırabilir.  Bu kafa karıştırıcı bir durum.  Mesela vokale hall, davullara room reverb koyduğunuzda birisi uzaklardan, büyük bir mekandan, diğeri ufak bir odadan geliyor hissi yaratacaktır.  Bunun yerine şarkıdaki kanalları canlı çalan bir orkestra gibi düşünüp hepsine benzer reverb’ler eklemeyi deneyin.

İleriki reverb yazılarımda teknik detaylara girmeden reverb türlerini ve nerede kullanmanın uygun olduğunu paylaşmaya çalışacağım.  Bir de her efekt türünde yapacağım gibi bana göre en iyi bedava ve ucuz reverb plugin’lerini listeleyeceğim.